Reklam Geyikleri

* * * * İçinde reklam, reklamcı geçen gevişler için uçsuz bucaksız otlaklarr !! * * * *

Yazar, art dir., müştem, stratejici, medyacı, araştırmacı, patron, müşteri... herkese açık. Katılmak isteyen arkadaşlar, lütfen, nerede ve hangi konumda çalıştıkları bilgisini reklamgeyikleri [a] gmail.com adresine bir e-posta ile ativersin.

Cuma, Eylül 29, 2006

Kaçan Koyunlar


Üniversiteye giriş sınavlarına öğrencileri hazırlayan bir dershanenin karşısında bulunan kahvenin camından çekmiştim...

(ÖSS Sınavı yazması da ayrı bir olay!)

Perşembe, Eylül 28, 2006

Çikolata reklamına militarist suçlaması

Eti Bisküvileri’ne ait ‘Wanted’ isimli ürünün reklamı, ‘çocuk ve gençleri şiddete özendiriyor’ iddiasıyla Reklam Özdenetim Kurulu’na şikayet edildi.

Şikayette bulunan Barış Girişimi yaptığı açıklamada, Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) iştiraklerinden olan Eti Grubu’nun Wanted markalı ürününe ait reklam afişlerinin ‘savaş, şiddet ve silahı’ çağrıştırdığını belirtti. Reklam Özdenetim Kurulu’na verilen şikayet dilekçesinde, ürünün ambalajındaki ifadelerde, ‘sütlü çikolata kaplı, pirinç patlaklı karamel bar’ olarak tanımlandığı aktarılarak, şöyle denildi: “Çocuk ve gençlere yönelik bu ürünün reklamında ‘parça tesirli pirinç patlakları, uzun menzilli karamel, kamufle edici sütlü çikolata’ ifadeleri yer almakta. Savaş, şiddet, silah çağrıştıran ve militarist bir dile gönderme yapan bu terimler, dikkat çekicidir. Çocuk ve genç tüketicinin dikkatini şiddet ve savaş çağrıştıran tanımlarla çelmenin doğru olmadığını düşünüyoruz.” Girişim, reklamın yayından kaldırılmasını talep etti.

Kaynak: Zaman.com.tr

© 2006 Reklam Atölyesi & ilef.net

Çarşamba, Eylül 27, 2006

Daha iyisi biz yapana kadar yok!

Geçen hafta yaz sonu tatilimi geçirmek amacıyla Kaş ve Fethiye'deydim. Tatil güzeldi, bu vakitte Akdeniz'i herkese öneririm :)
Tatillerde özellikle yerel reklamlar dikkatimi çekiyor. Bu tatilimin yerel reklamı ise Antalya merkezli Elit Tarım ve Ticaret'in Ormin K markasına ait.
Bana birşeyi hatırlattı, fotoğrafını çekeyim dedim...

24 pazar İK


MARKA "adam" arıyor...

RSS bilgisi

İlgilenenler için Reklam Geyikleri'nin RSS bilgisi :

http://feeds.feedburner.com/reklamgeyikleri

Salı, Eylül 26, 2006

Eda Teyze


Pekmez!

Elmalar...

Pazartesi, Eylül 25, 2006

Acaba gerçek mi ?? [Avukatın soyadından şüphelendim de...]

Boğaziçi mezunu olan kardeşimin BU e-posta grubuna gelmiş :

"Konuyla ilgili açıklama yapan davacının avukatı Idris Karadeniz "Müvekkilim marketten aldığı 2 Lt'lik kampanyalı Coca-Cola ürününün kapağını açtığında hediye çıkmadığını ve tekrar deneyiniz yazısını görmüş. Bunun üzerine kapağı kapatıp tekrar açmış ancak yine aynı şey.

Bunun üzerine aynı şişe kapağında tam 4246 defa deneme yapmasına rağmen hediye çıkmamıştır. Coca-Cola sirketinin tüketiciyi dolandırdığını düşünen müvekkilim şirkete dava açmaya karar vermiştir. Biz de bugün gelerek dava dilekçemizi adliyeye teslim ettik. 10 bin YTL. maddi tazminat talep etmekteyiz" dedi.

Davadan haberdar olan Coca-Cola yönetimi adına açıklama yapan bir şirket yetkilisi olayın çok komik olduğunu ve artık Karadeniz bölgesine gönderilen ürünlerin kapağına "Başka şişede inşallah " yazmayı düşündüklerini söyledi. "

Pazar, Eylül 24, 2006

Kelimeler & Cümleler

Kelimelerle oyun, cümlelerle kumar oynanır mı?
Oynayan oynuyor, ben de oynayım dedim.

Tespitlerden oyun hamuru, gözlemlerden oyuncak olur mu peki?
Oluyormuş...


* Betterin betteri var: the best

* Aramızda kara paranın lafı mı olur!

* Gözleri görmezlikten gelen âmâ...

* Her şey için artık çok geç.

* Arkadaş! Okur yazar mısın, reklam yazar mı..?

* Proje Kasarım Yarışması

* SuperPacMan

* İşim var, gücüm yoook!

* Yanlışsamalar Kitabı

* Made in World.


- İktidar halayın başında, sıradanlık ortasında, özgürlükse sonundadır. Halay ekibinde; yöneten birisi, yönetilenler ve keyfini süren bir kişi hep vardır. Düğün esnasındaki bu takım arkadaşlığının uyumu başarıyı da beraberinde getirir.

- Einmal ist keinmal! (Bir kere hiç keredir!) diye bir Alman atasözü var. Acaba Hitler; ‘bir kereden bir şey olmaz ‘ mantığından yola çıkarak mı çıkardı II. Dünya Savaşını..?

- Bilinçli tüketici ifadesiyle ne kastediliyor..? Sağlıklı ürünler alanlar mı, gelirine göre alışverişine sınır koyanlar mı; yoksa reklamlara aldanmadan ürünün özelliklerini titizlikle araştıranlar mı..? Aslında, üreticiler bilinçli davransa tüketicide bilinç aramayacağız ama...

- Vapurlar karaya yanaşmadan iskeleye atlayanlar, kıta değiştirmenin coşkusuyla mı bekleyemezler acep..!

- Uzun Marlboro (kamyoncu sigarası), Tekel 2001 (asker sigarası), Winston (öğrenci sigarası) gibi ayrımlar sigara içecek olan adaylara seçme şansı tanımıyor ki...

- Silahlara susturucu takmayı başaran beyinler; matkap, saç kurutma makinesi, elektrik süpürgesi gibi gündelik hayatta çok kullanılan aletler için de bir şey düşünemezler mi acaba..?

- Tüpgeçit, asma köprü derken teknolojiyle her yere ulaşabiliyoruz artık. Şu çıkmaz sokakları da bir yere çıkarmanın zamanı gelmedi mi!

- Günümüzde sanal sevgili diye bir şey var. Görmeden seviyorsunuz, hâyâller kuruyorsunuz, elektrik alma gibi bir lüksünüz yok; ama ortam gayet elektronik!


Devam edeb!l!r . . .

Edecek!

Yokia !?

- Alo, Şefik abi...
- [dublaj sesi, kayıtlı otomatik mesaj] Aradığınız numara 'Şefik abi'ye ait değildir.

[Spiker]
Nokia. Correcting people...

Salı, Eylül 19, 2006

Ne Olmalı? Nasıl Olmalı ?

Düşünmeden gidiyor her şey. Ya da düşünmeye zaman ayırmadan.
Ama durduğunda bir şeyleri hep takip etmek zorunda olduğunu görüyor kahramanımız.
Belli ki bilerek düşünmüyor. Biliyor ki düşündüğünde sorgulayacak, sorguladığında müdahale edecek, müdahale ettiğinde ise istediğini alamadığı için son verecek.

Müdahale etmek , öyle her önüne gelene evet dememek iyi bir şeydir aslında. Ama yeter ki karşılıklı saygı olsun. Aynı fikirde olmamak hep alternatif fikirleri getirmiştir. Bunu o biliyor. Aslında herkes biliyor. Ama uygulayanı henüz o da görmedi, yaşıtları da. Yaşıtları da görmemiştir diye düşünebiliriz. Yaştan ve kuşaktan dolayı doğruyu uygulayanı görenler olduğu söylenir. Anlaşıldığı üzere kahramanımız genç. Kahraman denmeli mi o da tartışılabilir aslında. Hep “hikayenin kahramanı” şeklinde dendiği için biz de diyelim.

İnsanları tanımak gibi problemi var bu ‘sözümona’ kahramanın. Aslında yine içini açıp bakarsak tanımamak olarak da adlandırılabilir. Her şeyin olması gerektiği gibi uygulanması gerekiyor ona göre. Her işin bir ustası var ve her yiğidin yoğurt yiyişi farklı olsa bile izlenen yol aşağı yukarı bellidir diye düşünüyor. Biz de öyle biliriz değil mi ? Ama nedense kimse (öyle olduğunu bilse bile) birilerinin keyfini kaçırıyorsa itiraz etmiyor. Bizim kahramanımız ‘kahraman ya’ itiraz ediyor her şeye. Nabza göre şerbet durumu abartılınca yaptığından da keyif almıyor. Başta da belirttiğimiz gibi çok üstünde düşünmeden dayanmaya çalıştığı için bu duruma patlıyor tabi sonunda. Geneli bir tarafa bırakırsa, en büyük problemi iş hayatında yaşıyor. Değiştirmek için ise hiçbir şey yapmıyor, yapamıyor. Çünkü başkasının istediği biri olmaktansa kendi olmayı tercih ediyor. Hatta bunun için savaş veriyor. Herkes “hayat bu!” dese de o buna razı gelmiyor.

Bundan insanlara, hayata karşı ne kadar tecrübesiz olduğunu çıkarabiliriz tabi sonuç olarak. O bu yüzden kıyametin gelmek üzere olduğunu düşünüyor. Son günlerde gündeminde "Eskiden de böyle miydi her şey?" başlıklı bir konusu var.
Biz de merak ediyoruz tabi hikayenin sonunu. Ona göre ders çıkaralım değil mi gördüklerimizden(!)
Bunu neden anlattım bilmiyorum ama içinde herkesin ortak bir paydası olabileceğini düşünmüş olabilirim. İçinde reklam geçmiyor ama genele hitap eden bu yazı reklamı da kaplıyor olabilir. Bu saçma kahraman kim? Ya da bu kişi gerçekten kahraman mı? Kim aynı şeyleri hissediyorsa o olabilir mi acaba ? Doğru soru “Okuduğunuzda bir şey anladınız mı?” da olabilir ? Kimbilir…

Türkler için Windows XP masaüstü imiş !!!

Pazartesi, Eylül 18, 2006

Darbe mi oldu? Eee, benim niye haberim yok!

Pazar gününün güzelliği içinde (Pazar gününden nefret ederim!) uyanmışım, ev ahalisiyle akşamüstüne kadar mutlu anlar paylaşmışım, sonra da arkadaşımla buluşmak için evden çıkmışım. Özel bir hazırlık da yaptığımı söylemeden geçemeyeceğim. Cici cici giyinmişim (Beni tanıyanlar bilir, genelde cicilerimle gezmem :P), hafif bir makyaj da yapmışım, oh mis…
Neyse malum arkadaşımla buluşuyoruz, çok leziz bir yemeğin ardından, GS-BJK maçı için Ortaköy’ü tercih ediyoruz. Birkaç duble bir şeyler de içiyoruz. Buraya kadar yine her şey çok iyi değil mi?
Hayır, kıyamete az kaldığını nereden bilebiliriz?
Maç bitiyor, boğazın eşsiz manzarasını izlemek ve muhabbeti süslemek için yola çıkıyoruz. Aklımızda fenerin oraya gitmek var.
Tam Kuruçeşme Divan’ın önünde Trafik ekibiyle karşılaşıyoruz. Tabii alkol muaynesi yapılıyor. (0.50 promili geçtiğiniz anda ehliyetinize 6 ay süreyle el konuluyor!) Arkadaşın alkol oranı 0.58 promil çıkıyor. Yani 6 ay süreyle ehliyeti rüyasında görecek… Polis memurları sağ olsunlar, çok iyi insanlar, hiçbir kaba söz sarfetmediler, sadece görevlerini yaptılar. Boynumuz kıldan ince, yapacak bir şey yok. Hatta bir iyilik yapıp, arabayı bağlamadılar. Başka bir ehliyeti arabayı teslim aldı, olarak gösterip bizi uğurladılar. Bu arada çok güldüğüm bir dialog yaşadım. "Geçen hafta Serdar Ortaç’ın da ehliyetine biz el koyduk, biliyor musunuz?"
Ben gülmekten bayılacağım, polis de gülerek;
"Ya işte, burada dansöz oldu kendisi…" demez mi?
Neyse biz bu olaya rağmen hala fenere gideceğiz, eminiz kendimizden…
(Saat 02:00 olmuş)
Yolda konuşa konuşa gidiyoruz. O da ne? Bir çevirme daha! Neyse çektiler bizi, cezayı gösterdik. Bizi bırakacaklarını ümit ediyoruz. Polis amca demez mi;
"Çek sağa, arabayı sana nasıl verdiler?"
Şaka bu herhalde, diye düşünürken arkamıza bir araba daha yanaşıyor. Genç ve güzel ablamız arabadan iniyor. Ehliyetini, ruhsatını veriyor. İçkili çıkmadı ama inanın ayakta duramıyor, hem kendisi, hem yanındaki erkek arkadaşı. GBT istemişler sanırım, kadın uyuşturucudan 2 kere tutuklanmış. Polisler arabayı aramak istiyor, kadınsa itiraz ediyor. Erkek arkadaşının kafası güzel, kaldırımda gülerek kıvranıyor. Kameralar gelecek diye ödüm patlıyor. Neyse arabayı arıyorlar bir şey çıkmıyor ama bir sorun var. Kadını da aramak gerekiyor. Erkek polis kadını arayamayacağı için benden rica ediyorlar, mecburen kabul ediyorum. Taksi durağından rica ediyor, memur bey;
"Arama yapacağız." diyor.
İçeri doğru yürüyoruz. Soruyorum yürürken hatuna "Çantanda bir şey var mı?"
Gülmekten başka bir şey yapmıyor. Kafayı yiyeceğim artık!
(Saat 03.20 olmuş bile!)
Neyse bol bol hap çıkıyor hatundan. Ben anlıyorum ne olduğunu. Polis;
"Bunlar ne?" diyor hatuna.
"Ödem sökücü, yeni silikon taktırdım da." Bana dönüyor, "Sizinkiler de silikon mu, kime yaptırdınız?" Ölmek istiyorum, bunlar rüya olmalı…
Neyse polisler hatunla erkek arkadaşını bırakıyor. İçki içeceğinize bunlar daha iyi kafa yapar, temiz iş değil mi? diye gülerek bize yaklaşıyorlar. Bu arada aramayı ben yaptığım için tutanak tutuluyor ve ben kadını aradığımı ve hiçbir şey! bulmadığımı yazan kağıda imza atıyorum.
(04:10 olmuş saat, sürünüyoruz!)
Sıra bize geliyor, ruhsat polislerde… Çekici bekliyoruz. Bu arada bir anons geliyor, kimden mi? Bizi ilk çeviren ve ceza yazan Semih abiden! "Onları bırakın, iyi niyetli insanlar. Herhangi bir taşkınlık yapmadılar. Evlerine gitsinler."
Geri dönüp Semih abiyi öpmek istiyorum! Fenere gitmek yalan oluyor tabii. Ne yapacağız. Bari trafiğe çıkmayalım, sabahı bekleyelim. En yakın neresi? Bizim ajans tabii ki… Ortaköy’e geliyoruz, ajansın önüne arabayı çekiyoruz. Hala şokta olduğumuzun farkındayız. Ne yapalım... Bari biraz uyuyalım diyerek, koltukları deviriyoruz.
(Saat 05:00 olmuş.)
Bir devriye arabasının, mavi-kırmızı dönen ışıkları ve telsiz sesine uyanıyorum. Şaka olmalı bu! Kimlik kontrolü yapılıyor. Kartımı veriyorum ve kapısının önünde yattığım bu yerde çalıştığımı anlatıyorum. İyi akşamlar dileyip gidiyorlar.
(Saat 05:40 olmuşşşş.)
Neyse bekçimizi uyandırmak istemediğim için arabada yatıyoruz. Saat 7’de kapıları açtığını duyuyorum, bekçimizin. Ajansa giriyorum, arkadaşım da kendi işine gitmek için ayrılıyor. 15 dakika sonra telefon çalıyor.
"Tuğçe, bizi ilk çeviren polis abinin adı neydi? Beni yine polis çevirdi de!!!!!!!!!!!!!!
Çok güvenli bir ülkede yaşıyoruz, arkadaşlar. Emin olun… Tek merak ettiğim, acaba darbe mi oldu, benim haberim yok???

Cuma, Eylül 15, 2006

Avrupa Reklamına Çıplak Bakış

Reklam Geyikleri grubuna merhabalar diyorum...


İki aylık yurtdışı gezisi sırasında Avrupa(Fransa ve İtalya) reklamını çıplak gözle görme fırsatım oldu. Yanımdan ayırmadığım 'ufacık tefecik içi dolu reklamcık' kağıtlarıma aldığım notları ve gözlemlerimi paylaşmak istedim. Buyrun...

- Fransızlar Dünya kupasının final öncesini; İtalyanlar ise doğal olarak final maçı sonrasını çok iyi değerlendirdiler. Türkiye’de ise Coca Cola’nın Malta maçı öncesi Almanya’ya gidemeyen millilere yaptığı jest anlamlı ve başarılıydı.

- McDonalds’ın Burger King’e, Coca Cola’nın Pepsi’ye, Nike’ın Adidas’a, Hertz’in Avis’e olan üstünlüğü tartışılmazdı. Pepsi reklamları yaratıcılıktan uzak ve iticiydi. Nike, Coca Cola, Unilever(Dove), Fiat(Grande Punto), Renault, Peugeot, Lacoste...vb gibi dev markaların reklamlarının globalliği ile McDonald’s, Lu, Evian...vb gibi gıda üzerine kurulu ürün reklamlarının yerelliği dikkatimi çekti.

- İtalya’da tramvaylar ve otobüsler reklam mecrası olarak yoğun bir şekilde kullanılıyor. Otobüslerin beyaz olması işi biraz kolaylaştırıyor; çünkü beyaz fon üzerine cesaretin ve yaratıcılığın arttığını düşünüyorum.

- Hızlı tren(TGV) istasyonlarındaki raketler ve reklam panoları çok işe yarıyor. Türkiye’de tren istasyonları için şimdilik erken olsa da, otobüs terminalleri daha etkin bir şekilde kullanılabilir.

- Michelin’in turistlere yönelik turizm rehberlerine ve yol haritalarına olan desteği akılda kalıcı ve mantıklı bir girişim. Her an yol kenarında bir büfede görebileceğiniz yol kitapçıklarında kapakta yer alan ‘Michelin ikonu’ tüketiciyle bağ kurmasını fazlasıyla başarıyor.

- Fransa’da reklam tabelaları, raketler, billboardlar, ışıklı göstergeler ve reklam yazıları..vb hiçbir şekilde gözleri yormuyor ve görüntü kirliliğine yol açmıyor. Reklamlar tüketiciye dost olabilirse ve pozitif enerjiyi gözlerinin içine sokmadan vermeyi başarabilirse hedef kitle reklama koşmak zorunda kalıyor.

- İtalya’da, özellikle Milano'da reklam panolarının çok fazla karalandığını ve boyandığını farkettim. Hiphop kültüründen nasibini reklam sektörü de epey alıyor.

- Reklam mecrası olarak haftalık ve aylık dergiler, günlük gazetelere oranla daha çok kullanılıyor. Bunun nedeni de istenilen hedef kitleye daha rahat ulaşılması ve reklam boyutunun büyüklüğünün reklam verene daha cazip gelmesi diye düşünüyorum.

- Büyük bankaların sanata(restorasyon, sergi, gösteri...) olan çeşitli sponsorlukları sayesinde sanat kendi ayakları üzerinde durabiliyor.

- Kola, bisküvi, çikolata makinaları dışında su makinasının da önemini anladım. Sanırım Türkiye’de yaygın değil; halbuki metroda, alışveris merkezinde, önemli caddelerin köşebaşında hem satış hem de pazarlama açısından iyi iş yapardı.

- Ferrari markasının büyüklüğünü Ferrari Store’da gerçekten anladım. Ferrari kendisini markadan da öte bir şey* olarak konumlandırmış. Kıyafetten, ayakkabıya, oyuncaktan, kırtasiye malzemelerine kadar ismini bir güzel kullanıyor.

* 'marka üstü güç(müg) : marka benliği' diye yeni bir kavram çıkarsa şaşırmam...

- ‘Tour de France’ sayesinde bisikletle birlikte sürücüleri de birer reklam mecrası haline gelmişler. Her an hırsla pedal çeviren rengârenk birisini görmek mümkün. İlgi çekiyor elbette.

- İçki, otomobil, prezervatif reklamlarının yaratıcılık rekabetleri hat safhada. Özellikle Heineken, Durex, Peugeot işleri hoşuma gitti.

- Saatin kullanılmadığı saat reklamlarını görmek yine nasip olmadı.

- Modanın kalbinin attığı Paris ve Milano tekstil sektörünü saat, gözlük, parfümeri ve ayakkabı sektörleriyle harmanlayarak özellikle kadınları aksesuar yönünden süslemesini biliyor. Bunun farkında olan pazarlamacıların hinliklerini doğal karşılamak gerekiyor.

ve hoşuma giden birkaç reklam yazısı...

* İsviçre Zürih havaalanında...

Sorry, airport fans.
Zurich has the shortest transfer times.

* 'Folio' yayınevinin tren istasyonundaki afişi...

Rien ne vous transporte comme un folio.
(Hiçbir şey sizi folio gibi taşıyamaz.)

* '8X4' ün metronun içerisine yerleştirdiği askılık...

Ce metro s’arrete a toutes les stations.
Ce deo ne s’arrete jamais.

(Bu metro bütün istasyonlarda duruyor.
Bu deodorant durmak bilmiyor.)

* Su müzesinde suyun önemi anlatılıyor...

'De l’eau pour tout 'Herkese su
De l’eau partout' Her yerde su'



! y ! g ü n l e r d ! l ! y o r u m İ

Erhan Başaran

Erhan kardeş,

Blogda görünen e-posta adresinize atılan mesajlar geri geliyor. Bilginize. İşleyen bir adresinizi bana yollar mısınız lütfen.
Haluk Mesci

Ay Elçiliği Emlak Ofisi

Müteşebbis cenneti Amerika'nın güzide bir girişimcisi Dennis Hope. Dennis Hope'un, 1980 yılından beri Ay'da arsa sattığını biliyorsunuzdur. Ay'da arsa satmanın hiçbir yasal dayanağı olmadığı gibi bunu engelleyecek bir uygulama ve de yaptırım mevcut değil. Öyle ki Dennis Hope 26 senedir aralıksız yaptığı işini, uluslararası alana taşımayı da başarmış. Ay Elçiliği Emlak Bürosu'nun ABD, İngiltere, Almanya, İrlanda, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda ve Çin'de büroları var. Şimdi düşünün Mr. Hope, Ay Elçiliği Emlak Ofisi'nin iletişim çalışmaları için konkur açıyor. Çalıştığınız ajans da bu konkura giriyor... Kariyeriniz boyunca çalışacağınız en ilginç konkur olmaz mı? Açılmamış -belki de açılmıştır - bir konkur için ilk karalamalar da benden...

"Dünya manzaralı arsalar"
"Ay'da imarlı ifrazlı arsalar"
"Ay'da hayat ohh ne rahat"
"Ay keşfedilmeyi bekliyor"
"Dünya'nın manzarası burada"
Bunlar basın kampanyası için, filmler de fırında hazırlanıyor. Haydi desteksiz uçmak isteyenler alın size bir fırsat :))

Perşembe, Eylül 14, 2006

Madem kimse bira....

Belki de çoğumuz biliyordur, ama bu sektör fıkrasını anlatmadan geçemeyeceğim. Yeri reklam geyikleri dahi olmayabilir. Fıkra diye buraya yazayım dedim, aklımda kaldığı kadarıyla.

Uluslararası Bira Üreticileri konferansı Almanya'nın Köln kentinde yapılmaktadır. Uzun süren bir günün ardından, katılımcılar yorgunluklarını atmak için konferansın yapıldığı otelin barına inerler. Carlsberg, Budwiser ve Efes Pilsen'in CEO'ları aynı masada buluşurlar.

Garson şiparişleri almak için gelir.

Carlsberg'in CEO'su elini masaya vurarak " Bana bi Carlsberg" der. Hemen arkasından Budwiser'in CEO'su aynı hareketi tekrarlayarak " Bana bi Budwiser" der. Sipariş verme sırası Efes Pilsen'in CEO'suna gelmiştir. Garsona döner ve " Bana bi Coca-Cola" der. Masada bir sessizlik olur. Carlsberg ve Budwiser'ın CEO'ları gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde Efes Pilsen'in CEO'suna bakmaktadırlar.

Efes Pilsen'in CEO'su sessizliği bozar " Madem kimse bira içmiyor, ben de size katılayım dedim."

Zihni Nişantaşı açılıyor

Zihni Nişantaşı yarın akşam açılıyor.

Üye çok, geyik yok !

Nassıl oluyor arkadaşlar bu acaba ? Yazın yav. Alala... Geyik mi yok ?

Mümkünse...

Gelecekte olması muhtemel "gıdalar hap olarak alınacak" durumu var ya, umarım böyle bir şey olmaz. Dürüm yiyemedikten, ekmeği yemeğin suyuna banamadıktan ve tüm bunları geçtim, 1 saatlik öğle aracığında "yine gecikti yemekler ve yine geç kalacağız sabahın köründe gelip gecenin bir yarısı çıktığımız işimize... neyse" endişesini yaşayamadıktan sonra ne anlamı var?!?!?!!

Salı, Eylül 12, 2006

bir anlık mentos çılgınlığı

Küçükken kolaya şeker atardık da köpürüp fışkırmasını izlerdik. Annemiz kızardı bu enteresan aktivitemize. Şimdi bunu yapanlara telefon veriyorlar. Mentos ve kolayı satın alıp ziyan etmemiz için bir yarışma yapmışlar. Hedef kitle analı babalı hummalı bir çalışma içinde. Hey allahım. Bir anlık Mentos çılgınlığı işte.

Pazartesi, Eylül 11, 2006

Anladım. Sonunda.

Yaşıma verin. Kusuruma bakmayın. Düşündüm, düşündüm, taşındım ve nihayet anladım : İşsiz güçsüz adam işi bu blog işi !

Günlük hayatın (ya da yaşamın, duruma göre) akışı varken, sevgilinle buluşmak varken, sinemaya/meyhaneye/tatile/arkadaşlara gitmek varken, nasıl zaman bulacaksın değil mi, yazmak veya okumak için...
Hele hele, zırta pırta e-postalar göndereceksin, cevap vereceksin, bloga yazı yazacaksın...

Amma velakin, işi olan adamın işi öte yandan : Haksızlık etmeyelim, gençsek örneğin, tek başımıza yaşamamıza yetecek bir para kazanıyorsak, Internete işten bağlanabiliyor olabiliriz. O zaman da işten güçten artan -o da artıyorsa- vakitte (ne hoş eşanlamlı sözcükler var biz ihtiyarlar için) halletmeye çalışıyor olabiliriz bu web, blog, chat vs işlerini...

Kızmayalım, bozulmayalım arkadaşlar bloglarımıza yeterince sık yazmayan arkadaşlarımıza. E-postalarımıza günlerce bakamadıkları, cevap yazmadıkları zaman hiç gönül koymayalım.

Biz işsiz güçsüz takımı, onlar gelene kadar sıcak tutalım odaları, pencereleri, blokları (ehhem). İstedikleri gibi tutamaz isek, kusura kalmayacaklardır : Hıdır, elimden gelen budur !

Reklamcının Günlüğü

Bu pek güzel adı almada küçük bir sorunumuz var maalesef : Ü ve ğ harfleri. (Reklam Gunlugu de yazacak değiliz tabii.)

Birden kafamda şimşek çaktı !

Reklam Forumu diye bir blog ayarlamıştım geçen sene. Adresi de hiç fena değildi...

http://reklamforumu.blogspot.com

Blog, adı üzerinde, bir forum örgütlemek için iletişim platformu olsun diye düşünülmüştü. Ama ayrıntıya girmeyelim, söz konusu forum gereken ilgiyi görmediği gibi belki birilerinin işine de gelmemiş olabilir.

Neyse, en azından elimizde böyle bir blog var.

Gelin orayı genel amaçlı ve geniş kapsamlı reklamcı günlüğünün blogu olarak geliştirelim ve kullanalım. Başlıktaki 2005'e bakmayın, onu kaldırırız. Tanım-kapsam için de oturur bir güzel çalışırız...

Fırat Yıldız şimdi kalkıp Haluk bey bu grafikte iddialı mısınız ? diye sorar. Ama hadi yap o zaman desem oturup yapmaz, yaparım dese de yapamaz çünkü zamanı yoktur. Evet, iddiasız, standarttan biraz toparlanmış bir şablondur ama Ortak Deftere kardeş olur, aydınlıktır, vs. Gerekli görürseniz daha sonra grafiğe gerçekten birilerinin el atması sağlanır.

Ne dersiniz ?

Akçora Gömlekleri

Bir zamanlar Türkiye'de AKÇORA gömleklerini bilmeyen yokmuş. Zira tüm karayollarının kenarında, tabelalarda veya kayaların üzerinde "AKÇORA GÖMLEKLERİ" yazısı bulunmaktaymış.

İlginçtir ki Akçora gömleği giyen hiç kimseye rastlanmamış!

Nedenini biliyor musunuz?

Akçora gömlekleri, kamyon motorlarının içindeki piston gömleklermiş.
Ancak burada ilginç bir saptama var: Akçora gömleklerini üreten firma, alıcılarının, yani kamyon şoförlerinin markayı bilmeleri için yol kenarlarını seçmiş. Fakat yollarda seyahat edenler sadece şoförler olmadığından, aslında çok geniş bir kitlede "Akçora" markası bilinci yaratmış. Yani Akçora firması farkında olmadan bir değer yaratmış ama bu değerin sadece küçük bir kısmından yararlanmış.

Acaba, firma, gömlek üreten bir firmayla anlaşarak, "Akçora" markasının kullanım hakkını satmış olsa iyi olmaz mıydı?

Ne dersiniz ?

Cuma, Eylül 08, 2006

Önemli bir sorum var.

Sevgili Arkadaşlar.
Özellikle Müşteri Temsilcisi olarak (ve diğer alanlarda) çalışan kardeşler.

Sizleri sırf öyle başladığımız ve öyle bir misyon tanımladığımız için, adı üzerinde, Reklam Yazarlarının Ortak Defteri'ne çağıramadık, biliyorsunuz.

Sonra, oradakinden daha geniş kapsamlı, daha belki az ağır (!) görüşlerimizi paylaşacağımız, daha sektör genelinde katılımlı bir yer olsun diye bu blogu başlattık. (Yanlış anlaşılmasın, Reklam Yazarlarından başkası geyik yapar, geyik yazar diye düşünmedik, asla !)

Ancak, düşünüyorum, acele mi ettik adını Reklam Geyikleri koymakla ??

Çünkü hiç de geyik filan yapmıyoruz, yapmıyorsunuz, ciddi ciddi yazıyorsunuz. Çok hoş.

Acaba diyorum, soruyorum, bu blogun adını başka türlü koymayı ister misiniz ?
(Gerekirse Reklam Geyiklerini bir kez daha ayırır gerçekten geyiklerde kullanırız.)

Ne dersiniz ?

Wilson

Blog adımız Reklam Geyikleri olduğuna göre, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin sitesinden bir fıkra alıntılamak istiyorum.

"Wilson adında birinin bir çivi fabrikasi vardır ve reklama ihtiyacı vardır. Reklamcı bir arkadaşı ile konuşurken arkadaşi "Wilson Çivileri" diye bir reklam hazırlayabileceğini ifade eder.
"Bana bir hafta ver!" der arkadaşı, "sana bir kasetle döneceğim" Bir hafta sonra reklamcı, Wilsonu görmeye gelir. Kaseti videoya koyar ve çalıştırır. Romalı bir asker İsa kılığındaki birisini çarmıha çivilemekle mesguldür.
Yüzünü kameraya çevirir ve "Wilson çivileri kullanın, onlar herseyi taşırlar" der.
Wilson çılgına döner ve bağırır. "Senin problemin ne? Bunu asla TV?de göstermezler. Sana ikinci bir şans veriyorum, ama kesinlikle Romalıların İsa'yı çarmıha germesi gibi şeyler istemiyorum"
İkinci hafta reklamcı elinde baska bir kasetle gelir. Yine kaseti videoya koyar ve çalistirir. Bu sefer kamera Roma'nın dışından merkeze dogru yakınlaşır ve çarmıha asılı kişinin önünde durur. Romalı bir asker yukarı bakar ve 'Wilson çivileri, herseyi taşır.'
Wilson kendini tutar bu sefer. "Sen beni anlamıyorsun, çarmıhta bir İsa istemiyorum. Sana son bir sans veriyorum bir hafta içinde yayınlanabilecek bir reklamla gelmeni istiyorum"
Bir hafta daha geçer. Wilson sabırsızca beklemektedir. reklamcı yeni kasetiyle gelir: Saçları uzun, yarı çıplak bir adam nefes nefese koşmaktadır. Bir düzine Romalı asker de peşinden kovalamaktadır. Tepenin başına gelirler ve askerlerden biri kameralardan birine dönerek:
"Keske Wilson çivileri kullansaydık!.." der. "

Yeni katılacak bütün arkadaşlara...

Lütfen, ama lütfen, takma ad vs almayın !

Sözlerinizin, yazdıklarınızın arkasında durmanın birinci koşulu, kim olduğunuzun açık seçik yazılması. Bunun da birinci adımı, daha önce blogger kaydınızda varsa onu düzelterek, yoksa yeni kayıt açarken, Display Name olarak tam adınızı soyadınızı, Türkçe harflerle almak. Bu noktayı bütün istek cevaplarıma ve teknik davet mesajlarına özellikle ekliyorum. Uyulmaması işleri çoğaltıyor, beni uğraştırıyor. Kurala uyulmasını rica ediyorum. Düzeltmenin uzaması durumunda, takma adla veya kısaltma vb ile katılan arkadaşın adını geçici olarak listeden çıkarmak zorunda kalıyorum.

Bilginize.

Haluk Mesci

Yanılttı ama bu reklam beni

Coca Cola'nın Milli Takımı yalnız bırakmadığı reklam filminde Millilerimiz sahaya kırmızı formalarla çıkıyorlardı. Ondan sonra zaten miyop olan ve maçı sessiz izleyen ben kırmızı formalarla maça çıkan Malta'yı biz, beyaz formayla maça çıkan bizi de Malta zannettim. Hehehe. Neyse ki geçti.

Salı, Eylül 05, 2006

Yeni mecralar yaratmak!

Sabah evden çıkıyorsunuz ve yürümeye başlıyorsunuz. Sağınız solunuz marka!

Dikkat! Sobelendiniz.

Otobüse biniyoruz, üzerinde bilmem ne sakızı! Radyoyu açıyoruz, bilmem ne kredi kartı! Gazeteyi açıyoruz bilmem ne evleri! Her gün binlerce hatta yüz binlerce mesaja maruz kalıyoruz. Sobelenmekten bıkan bir toplum oluşturduğumuz kesin. Ama bu oyunun çok uzun yıllar daha süreceği de kesin... Ve nedense ben sobelemekten, sobelenmekten çok mutluyum. İşimiz gereği, yeni çıkan her şeyi incelemek, okumak ve araştırmak asli görevlerimizden birisi. Yani normal bir insandan ortalama 5 kat daha fazla sobeleniyoruz. Çünkü buna izin veriyoruz.

Ürünlerin kimisi ilgi alanımıza girdiği için, kimisi bizi güldürdüğü için, kimisi de ihtiyacımızı karşıladığı için aklımızda kalıyor. Geri kalanlar, gecenin içinden geçen kocaman bir gemi gibi ellerimizden kayıp gidiyor. Başarısız oldukları için mi, yoksa yanlış mecra seçiminden mi kaynaklanıyor sizce?


Peki ya "doğru mecra" seçimi...

Hafta sonları büyük alışveriş marketlerine(sevmediğim halde) girip, gözüme kestirdiğim bir aileyi ya da ev kadınını (Genç ve yakışıklılar da olabilir) takip ediyorum. Eller üst raflara mı kayıyor, marka önceliği neye göre belirleniyor?
Yeni dizayn edilmiş içki reyonları ve yanlarında bulabileceğiniz mezeler, kuruyemişler, şarap reyonunun yanına kurulmuş her çeşit peynirin bulunduğu reyon alımı daha da artırıyor. Bazen fiyat, bazen ambalaj, bazen de promosyonlara öncelik tanınıyor. Ama market içindeki yeni mecralar inanın ilgiden maruz kalmıyorlar. Bunlar kesin sonuçlar…

Peki ya alternatif mecralar?

Reklam Yazıları'nda okuduktan sonra (Efe Rakı'nın Carrefour'a dava açması) aklıma gerçekten hoşuma giden bir fikir geldi. Hafta sonları marketlerde rastladığımız tanıtım stantlarını biliyorsunuz. Genelde gıda ya da içecek üzerine kurulan bu stantlarda yersiniz, içersiniz. Ürünü beğenirseniz de satın almaya yönelirsiniz. Buraya kadar güzel...
Peki elinizde market sepetiyle reyonlarda geziyorsunuz, köşeyi döndünüz. Karşınıza bir masada oturmuş iki adam görseniz! Önlerinde mezeler, açmışlar bir büyük demleniyorlar! Ufak bir radyo masanın bir köşesinde kendi kendine mırıldanıyor "Öyle sarhoş olsamki...." (Rahmetli Tanju Okan'ın ailemizde ayrı bir yeri vardır. Hiçbir zaman unutmadık, umarım o da bizi ve teyzemi unutmamıştır.) Kadehleri tokuşturarak derin muhabbetlerde görseniz bu iki adamı, ne yaparsınız?

Daha önce Diagio için, alkol tüketiminde "Bilinçli tüketin" mesajını vermeye çalışmıştık. Önümüze gelen içki ile ilgili yasakları, yapılmaması gereken kusurlu hareketleri ezberlemiştik. Tekrar notlarıma dönüp bakacağım acaba böyle bir uygulama gerçekleşebilir mi? Yoksa yasaklara takılır mı? (Tabii takılır)

Bu uygulamada da "Bilinçli Tüketin" mesajını verebiliriz aslında... Neyse şimdi bu konuya girmeyeyim.

"Dikkat çekici manevralarla istenilen hedef kitleye ulaşılabilir ve bunun zor olduğunu kesinlikle düşünmüyorum" diyorum!
Biraz önce de yeni mecralar hakkında düşünüyordum. Aklıma Messenger geldi. Bu Messenger konusunda çok uzman olmadığımı belirtmek isterim, evet çok büyük kolaylıklar sağladığı kesin ama nedense hala ısınmış değilim. Hatta teknolojinin ilerlemesiyle, kişisel gelişimin geri kaldığını düşünüyorum. Fakat teknolojiyi de bir şekilde kullanmak zorundayım ve bilinçli kullanarak kendimi gerilemeye karşı engelliyorum. Belki daha az kullandığım için dışarıdan bir bakış açısı yakalayabilirim.

Aklıma gelen fikir çok basit, yalın, kullanılabilir…

Bu Messenger'da herkesin kendine taktığı bir rumuz var ya... İşte size yeni bir mecra daha! Markalar bu alanları kiralasalar ve Messenger sahibinin ve arkadaşlarının hedef kitlesine ulaşsalar fena olmaz mı? Bence harika olur. Kullanan kişinin karakterine, ilgi alanına giren markanın reklamı olmaz mı? Bal gibi olur... Çok cüzi rakamlarla markalar amacına ulaşabilir.
Sobelenmekten bıkmayacağım herhalde ama bu uygulamanın işe yarayacağını düşünüyorum. Yeni mecralar düşünmeye devam edeceğim, bakalım daha neler çıkacak...

Canımız ciğerimiz, sokak satıcılarımız...

Benim en sempati duyduğum satıcılar (yada bazılarına alıcılar da diyebileceğimiz) sokak satıcıları. Yine satıcı olarak genelledik ama neyse. Bir şekilde en ufağından ticaret yapıyorlar ne de olsa…

Bu kişiler kendi reklamlarını kendileri yaparlar. Hem de tarihin ilk reklam yöntemleri ile. Buna yalnızca “ben geldim” alarmı da diyebiliriz aslında. Seslerini kullanarak oradan geçtiklerini haber vermek isterler. Ama bunu gerçekten isterler mi, yoksa istemezler mi henüz bilmiyoruz.

Örneğin sokağımızdan geçen bir simitçi, sanki bir şifre veriyor gibidir: Mitçııııııııııyyyyyyyyyeeeeeeeee gibi bir ses çıkararak haykırırlar. Bizim mahalledeki ise, tüm yaratıcılığıyla şunu da ekliyor mesela;
- Garper ilen çay ilen…
Açıkçası ben oradan anlıyorum simitçi olduğunu. Karper peyniri ve çayla ne iyi gider? Hıh simit ! Çok enteresan olanı ise, hepimizin çocukluğumuzdan beri bu sese aşina olduğumuzdan mıdır nedir, onun simit sattığını bilmemizdir.

Bir de en başta alıcı olarak grupladığımız bir kesim vardı. Eskiciler… Alıcıdırlar çünkü bize karşılığında pek de bir şey vermeden evimizdeki eskileri alır giderler. Hizmetleri yalnızca, bizim evimizde atmayı düşündüğümüz ve nereye koyacağımızı bilemediğimiz eski püskü eşyalarımızdan kurtarmaktır. (İyi durumda olanları için para talep edebilirsiniz tabi.) Onlar da şifreli seslenirler.
“Yeğhskıcciğğğğğğğeeeeeeee”… Evet evet, tam olarak bu sesi çıkarıyorlar. Sanırım meslekteki standart bu. Çünkü hepsi aynı eğitimden geçmiş gibi aynı sesi çıkarıyorlar. Yine konuyla ilgili en hoşuma giden çocukluğumun mahallesindeki eskiciydi. O da kendini ve bizi şu şekilde gaza getiriyordu.
– Atın! Atın! Evinizdeki hurdaları atın !

Bir de mahalle arasından geçen sebze meyveci amcamız var ki… Kendisi mikrofonu ağzına çok fazla dayadığından sadece bir mikrofon patlama sesi duyuyoruz.
- Vürşşşşkürşşttepisssttt gibisinden… O yüzden kendisi ile ilgili fazla yorum yapamıyorum. Ne dediğini anlayana kadar o çoktan geçip gitmiş oluyor. Hiçbir zaman anlamamanıza rağmen "bu ne ki?" merakından bakıyorsunuz çünkü.

Hayatın en eğlenceli yanlarından biri, hatta birkaçılar bana göre. Umarım hiçbir zaman da bu tarzlarını değiştirmezler. Her şey değişiyor ya hani …

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Marka Aşkı!!!

Geçenlerde bir arkadaşımla "İstiklal Caddesi'nde gördüğüm hiçbir şeye şaşırmamam abi" geyikleri çevirirken; dün beni gerçekten şok eden bir olaya rastladım malum caddede. Sevdiği markayı kullanmakla yetinmeyen bir gencimiz, sol kolunu boylu boyunca Nike'in logosu ile dövdürmüş. Marka aşkında son nokta budur herhalde. Allah'ım sen aklımı, fikrimi koru...

Nasıl?

Gibi...

- Abi dün bi reklam izledim, acayip sevdim? İzledin mi, hani kurabiyeli olan...
- İzledim ben onu, hatta ben çekimlerine bile gittim olm,
oynayan çocuğu beyendimm filmde en çok, ama kız bana biraz donuk geldi,
- Bu işi falanca acanz, filanca yerden çalmış diye duydum
ama bi yandan da bunu bööle gözgöre göre yapması bile başarı bence
- Ya tamam da çalsa nolcak ki, biz biliyoruz tüketici bilmiyor ki, diğmi?
- Evet evet haklısın, zaten ne yapsak kabul durumda halk,
film yaptın mı TV'de döndün mü marka oluyorsun yani,
dün sinemaya gittim ya, filmde bir filmiçi reklam vardı, aklın durur yani,
böle de göze sokulmaz ya anlatamam, bizde olsa var ya...
- Nereye oluyo nereyee... Nerde bizde o kadar cesur müşteriler,
- Diğmi hakketen ya, yok ki bizde öylesi...
- Olsa nası uçarız da işte yok...
- Bak kırmızının 3. cildi çıktı aldın mı, ya sinir oldum,
bizim düşündüğümüz bi sürü iş var başka acanslar yapmış
- Kesin sizden duymuşlardır, yani sizden birilerinden,
bilmiyor muyuz neler oluyor sektörde, herkes birbirinin kuyusunu kazıyor.
- Ya bilmiyorum ama canım sıkılıyor yani bu duruma, kimseye güvenemez olduk bu aralar,
konkur haberleri bile sadece biz biliyoruz diyorken hemen her yere yetişiveriyor.
- Bu konkurları da bir düzene sokamadılar yani daha,
- Bizde şimdi yeni bi sanat yönetmeni var, büyük umutlarla transfer ettik, kesin tanıyosundur,
hani şu meşhur bıdıbıdı kampanyasını yapan kişi, var ya çok meşhur iş.
- Aman ne meşhur, biliyoruz nerelerden çaldıklarını söyletme şimdi,
- Ya her neyse...
- Ne o ya hemen ekip arkadaşını korumaya mi başladın?
- Yok be ne alakası var, ben bi kere dürüst reklamdan yanayım,
çaldıysa söylerim suratına da,
- Eee.. neyse,
- Ne diyodum, işte bu sanat yönetmeninin acayip çevresi var,
bir sürü konkur haberi aldık bir haftada,
- Kimler onlar...
- Söyleyememm..
- Aman söylemezsen söyleme be, ben öğrenmesini bilirim ki,
bak bu arada dandik bi müşteri bulduk,
ona bi iş yapıcaz parası bizdenlerden, ingilterede yarışmaya katılıcaz, bakalım...
- İş ne? Daha önec gördük mü?
- Tabi ya, 92 senesinin archive'inin 3. sayısında var,
fashion bölümünde, mantık onunla aynı, sadece bu food kategorisinde sunulucak.
- E süpermiş, kim bilicek ki zaten di mi..
- Aynen yani...

..........................
............................
.......................
...................
..............
..........
......
...
..
.

Müşteri Temsilciliği üzerine

Uzun yıllar müşteri temsilciliği yapmış biri olarak bu başlığa birşeyler yazmasaydım kendimi rahatsız hissedebilirdim...
Evet ben de hep bunu düşünmüştüm. Ama işin ve tanımın içinde yıllardır şunu düşündüm; Sanırım önce ismi bulup, ismin uymaması durumunda tanımı ismin karşılığına getirmişler. Yani pratiği bozmuşlar. Müşteri temsilcisi sürekli olarak birşeyleri temsil etme halinde çünkü. Evet tanım, ajansın temsilini işaret ediyor ama sektörün içindeki çoğu arkadaş öncelikle ajansa müşteriyi, daha sonra ajansı müşteriye temsil ediyorlar. Elçi'den hallice diyebiliriz :)
Şanslıyım ki artık bu ünvanı geride bıraktım. İçini hakkıyla doldurması biraz karışık çünkü...

Cumartesi, Eylül 02, 2006

Müştem

Yav, Müşteri Temsilcisi arkadaşlar bu müştem kısaltmasına bozulmuyorlar mı gerçekten ? Bilmek istiyorum.

Hem, Müşteri Temsilcisi sözcüğü, geçenlerde Ersin Salman ve benim gençlerle yaptığımız bir sohbette işaret ettiğimiz gibi, yanlış çevrilmiş bir kavram. Evet Account Representative'den çevrilmiş ve bu bakımdan doğru olduğu ileri sürülebilir ama bu arkadaşlarımızın aslında yaptığı şey, müşteride yani reklamverende ajansı temsil etmek; ajansta müşteriyi temsil etmek değil !

Böyle bakıldığında, müştem vb yerine Müşteri İlişkileri Sorumlusu, Direktörü gibi sözcüklerin, söz konusu işi ve o işin yapılmasını daha iyi tanımlayacağını, olumlu etkileyebileceğini söylemek yanlış olmaz.

'Reklam' ?

Niye bu sözcüğü benimsemişiz acaba ? Kolaycılık gibi görülmesin ama, daha Türkçe ve daha sorumlu bir başka sözcükle adlandırsaydık, ki hala yapabiliriz bunu, bazı şeyler daha iyi olmaz mıydı ?
Ne mi, örneğin ?

Bir tarihlerde, başta Hulki Aktunç olmak üzere birkaç reklamcı dostuma bir öneride bulunmuştum : Satgıç.

Evet, satgıç.

Madem reklam bir ürünü, hizmeti veya fikri satmak [=benimsetmek, aldırmak] görevine hizmet ediyor, o zaman satmak fiiline getirilebilecek -gıç ekiyle pekala kullanışlı ve bizden bir karşılık üretilebilir. Örnekler iyi : Atgıç, dalgıç, yargıç, süzgeç, yüzgeç.. vb.

Ama satamadım öneriyi !
: )

Hulki, her zamanki bilge haliyle, "olm," dedi "sat kıç diye okurlar !"

Ben hala inanıyorum önerinin işe yarayacağına.